Makbule Sumer
Resim bir tutkudur
Ana Sayfa      Metinler
TEMASINI TİNSEL DÜNYASINDAN SEÇEN BİR RESSAM: MAKBULE SÜMER

Ahmet Kamil GÖREN

Düşgücünün resim sanatında özgürce dolaşıma girdiği dönemden sonra, iki boyutlu düzlemde sonsuzluğa pencere açanların düşsel uzam yaratımları, sanatçılara sınırsız ifade olanakları sundu; artık, duyularla algılanan dış dünya gerçekleri yerine, bilinçaltına gizlenen, tinsel dünyanın derinliklerinde gezinen öznel duyguların kapıları bir bir açılmaya, ortaya birbirinden ilginç sonuçlar çıkmaya başladı.

Başta Walter Benjamin olmak üzere birçok sanatçının dile getirdiği gibi, gerçekleştirilen yapıtların sanatçısının elinden çıktıktan sonra/veya üretim süreçlerinde, kendi yaşamları olduğu, kendi oluşum serüvenleri, çeşitli/değişik okumalara bağlı anlamdırılma, konumlandırılma dönüşümlerine açık bir seyir izlediği göz önüne alınırsa; Sümer’in yapıtlarının da benzer bir süreçten geçtiğini söyleyebiliriz. Sanatçı yaratım sürecini oluşturan aşamalarda dış dünyadan gelip kendinde birikenleri damıtıp imge haline dönüştürdüğünde, yapıtının kendiliğinden olgunlaşmasını engelleyecek bir müdahaleye izin vermediğini söylemektedir. Başka bir ifadeyle, ön yargılarını bir kenara koyup imgelerini özgür bırakmayı yeğlemektedir.

Böylece, Makbule Sümer, yaratım süreci içinde gerçekleştirmeyi düşündüğü kompozisyonları veya kompozisyona katmayı düşündüğü nesneleri, daha önce, o anda elinde bulunan çeşitli kağıtlara, defterlere çizerek çeşitli etütler gerçekleştirse de gerek bu aşamada, gerekse boş tuvalin karşısına geçtiğinde model aldığı uzamı, nesneleri, tinsel dünyasından gözlemlediğini; bir başka ifadeyle kompozisyonlarını oluşturan bileşenleri ‘d’apres nature’ (gerçek bir model karşısında ya da doğadan çalışılan) bir yöntemle ele almadığını söylemeliyiz. Sanatçı, içinde yaşadığı dünyanın kendisinde iz bırakan, bilinçaltında yer eden olaylarını, önce zihinsel, ardından da tinsel bir dönüşüm sürecinden sonra tuvale yansıtıyor. Dışarıdan yollanan ya da bu ortamın ayrılmaz bir parçası olan bireyin alımladığı, yorumladığı ve kendi deneyimleri, donanımları doğrultusunda dönüştürdüğü/anlamlandırdığı kodlar, sonradan giderek sanatçının karşı-kodlarını yüklediği imgelerle resim düzlemlerine aktarılıyor. Bu nedenle Sümer’in çalışmalarında zaman zaman karşılaştığımız biçimsel deformasyonlar, değişik perspektif arayışları bilinçli bir tercihin sonucu. Sümer, genelde figürsüz kompozisyonlarıyla karşımıza çıksa da aslında figürsüz gibi değerlendirdiğimiz çalışmalarında kendini kuvvetle duyumsatan bir insan varlığına tanık oluyoruz: Madde olarak gözükmeyen; ancak, yaratılan uzamların sonsuzluğu içinde sessizce devinen, kendini hissettiren bir insan sureti bu.

Günümüzde (Ocak 2004’ten itibaren) adını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak değiştiren Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde önce 1987-93 yılları arasında lisans; ardından 1993-96 yılları arasında yine aynı bölümde yüksek lisans eğitimini tamamlayan Sümer, Özdemir Altan, Güngör Taner ve Gökhan Anlağan gibi Türk resim sanatının önemli ustalarının öğrencisi olmasının yanında, ayrıca, uygulama atölyesinde Alaaddin Aksoy gibi bir ustadan litografi, Şükrü Aysan gibi bir diğer ustadan serigrafi eğitimi alma ve hocalarının denetiminde taşbaskı ve serigrafi atölyelerinde çeşitli çalışmalar gerçekleştirme olanakları buldu. Sağlam bir resim bilgisiyle yetişen Sümer 1993 tarihli bu dönem çalışmalarının konularını da akademik eğitimin temellerinin atıldığı Rönesans döneminin ustalarından seçmişti. Bunlar içinde günümüzde Londra National Gallery’de bulunan Piero di Cosimo (c.1462-c.1521)’nun “Procris’in Ölümü”; Venedik Accademia’da bulunan Giovanni Bellini (c.1430-1516)’nin, (olasılıkla) “Sadakatsizliğin Alegorisi”; Basel Kunstmuseum Öffentliche Kunstsammlung’da bulunan Hans Holbein (Genç) (1497/8-1543)’nın “Ölü İsa” adlı yapıtları yer alıyordu.

Sümer’in 1994 yılında açtığı ilk kişisel sergisi için kaleme aldığım yazıda onun, başı sonu belli olmayan bir yolda evrilerek yürüdüğüne, kompozisyonlarının çeşitli yönlerine yerleştirdiği çıkışlarla sonsuza kapı açtığına; değişik mantık farklılıklarıyla formlarla, renklerle oynadığına ve ışıklı ögelerin katılımıyla katılıktan uzaklaşan biçimlerin varlığına değinmiştim. Aradan on yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra ikinci kişisel sergisine hazırlanan Makbule Sümer’in geçen zaman zarfında renk seçiminde ilk dönem işlerine göre daha doygun bir kullanımın ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Bir arada ve zaman zaman birbirlerine karşıtlık oluşturacak biçimde değerlendirilen, kırmızı, turuncu ve sarı gibi sıcak; mavi, yeşil ve mor gibi soğuk renklerin ağırlıklı olarak yeğlenmesi yanında yer yer akromatik renklerin varlığı da dikkat çekiyor. Rengin ifade gücünü oldukça önemseyen sanatçının, sıcak ve soğuk renklerdeki yoğunluğu arttırmasının nedenleri arasında hiç kuşkusuz içinden geçtiği çağın kendisi üzerinde bıraktığı etkilerin dozundaki artışlar; sanatçı bir birey olarak yaşam serüveni içindeki güncel yaşam zorlukları, sanatı zorlayan rutinler ve dönem dönem yaşanan diğer çeşitli zorlukların etkili ifade edilme düşüncesi sayılabilir. Makbule Sümer 1996 yılında tamamladığı yüksek lisans eğitiminden sonra yine sanat ortamında etkinlik göstereceği bir görevi yürütmeyi yeğlemiş ve 1997-1999 yılları arasında Akademi İstanbul’un Plastik Sanatlar Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmış. Ardından son beş yıldır bir devlet kurumunda öğrencilere resim öğretmenliği yapmaya başlamış. Yaşamını tümüyle resimden kazanmayı uman nice sanatçı gibi, o olanakların doğacağı bir sanat ortamını yaratamamanın hayalkırıklığıyla bir dönem resme küsen sanatçının, içindeki henüz küllenmemiş olan sanat ateşinin yeniden parlamasına dönem arkadaşı sanatçı Yiğit Yazıcı vesile olmuş ve ona atölyesini açarak bu sergide yer alan yapıtlarının çoğunun hazırlanmasını sağlamış. İnsanların yaşamında bazı önemli anlar vardır ki, bunlar yaşamımızın akışını kökünden değiştirebilirler. Burada olduğu gibi yeniden sanata dönme yanında; birçok sanatçının sanatla uğraşmasının temelinde yine çok ilginç öykülerin olduğunu biliyoruz. Makbule Sümer’in gelecekte resim eğitimi almak üzere Güzel Sanatlar Fakültesine yönelmesi, lise yıllarında resim öğretmeninin kendisine, iyi resim yaptığını gördüğü abisinden hareketle onun malzemelerini kullanarak bir röprodüksiyon yapmasını istemekle başlıyor.

1994 yılındaki ilk kişisel sergisinden sonra yaklaşık on yıllık bir zaman diliminde Makbule Sümer’in üç-dört karma sergiye katıldığını; yukarıda değinildiği gibi öğretim görevliliği, resim öğretmenliği, özel serbest tasarım çalışmaları, sanatsal dekorasyon işleri gibi yine sanatın yakınında bulunduğunu görsek de bunun yine kendisinin belirttiği gibi yaşamı sürdürme kaygısıyla gerçekleştirilen işler olduğu açıktır. Geçen bu zamanı kendisi için, yine de yeni deneyimlere açık ve zorunlu bir nadas dönemi olarak görmek gerekir. Sanatçının istediği gibi bir yoğunlaşma sürecinin yeniden başladığı ve sanat yaşamının ikinci dönemi olarak adlandırabileceğimiz süreçte yukarıda da değinildiği gibi, renkler daha doygun bir dereceye evrilirken; sanatçının ilk döneminin de kompozisyonlarındaki baskın simgeler olarak dikkat çeken küre, duvar, pencere, yol, sandalye, korkuluk, merdiven, müzik, ağaç, lamba, perde, Kuzey Avrupa içmekan resimlerinde sık sık karşımıza çıkan yer döşemeleri gibi nesnelerin hemen hemen hepsi yeniden, kimi küçük değişikliklerle yeni kompozisyonlarda yerlerini alıyorlar. Dikkati çeken değişiklikleri şimdilik kısaca, sandalye ve küre sayılarındaki artış ve ikinci dönemde tümüyle ortadan kalkan yer döşemeleri olarak belirleyebiliriz.

Makbule Sümer’in ilk dönem çalışmalarında olduğu gibi, bu dönem çalışmalarında da zaman zaman simetrinin de hissedildiği, dengeli bir kompozisyon anlayışı kendini yine gösteriyor. Sanatçının bu dönem çalışmalarında belki de dikkati çeken en önemli olgu, daha az nesneyle değişik ifade olanakları yakalama çabası içinde olmasıyla, Mies van der Rohe’nin “Less is More” (Az daha çoktur) görüşünü hatırlatmaya başlaması.

Makbule Sümer’in kompozisyonlarında elbette bir yerçekimi, bir ağırlık merkezi kavramı var; ancak, yine de izleyende uyandırdığı duygu, imgeye dönüşen uzamların kendi ağırlıklarıyla sonsuz bir boşlukta yüzer gibi, durağan, dingin ve gizemli oluşları.

Makbule Sümer resimlerinde kullandığı formlar yanında, rengi de oldukça önemseyen ve rengin gücünü bilen bir sanatçı. Bu dönem resimlerinde daha doygun sıcak ve soğuk renkler kullanmaya yönelmesi, yeniden resme yöneldiği ikinci dönemde yaşadıklarının, hissettiklerinin ifade edilmesinin ancak bu renklerle olanaklı olduğunu düşünmesindendir. Makbule Sümer’in bu dönem resimlerine yansıyan olaylar içinde kendi yaşadıkları yanında, içinde yaşadığı dünyanın son yıllarda yaşadığı kötü olaylar sayılabilir. Sanatçının, bu süreçte derinden etkilendiği, sarsıldığı ve içselleştirerek tuvale yansıttığı olaylar içinde: Önce ülkemizde, ardından dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan deprem, sel gibi doğal afetlerin toplumlarda yarattığı sıkıntılar; öte yandan dünyada yaşanan egemenlik savaşları, iktidar olma mücadeleleri, Irak Savaşı, yitirilen yaşamlar, kirlenen dünya, mutlu bir yaşam için giderek tükenen umutlar, iletişimsizlik, yaşanan haksızlıklar ve daha niceleri sayılabilir. Batı sanatında yüzyıllardır karşımıza çıkan, kavramları, kişileri, olayları simgelerle aktarma anlayışı, hiç kuşkusuz günümüzde de değişik biçimlerde sürüyor. Bu bağlamda Makbule Sümer’in kompozisyonlarında karşımıza çıkan simgelerin, aldığı akademik eğitim sürecinde edindiği bilgiler yanında; kendi doğal ifade çabası içinde kendiliğinden gelişen ve mesajlarının doğru aktarıldığına inandığı ögelerden oluştuğu söylenebilir. Örneğin Makbule Sümer, 1999’da ülkemizde yaşanan deprem afetinin neden olduğu yıkımları, acıları, çaresizlikleri “Kızıl Işık” adını verdiği kompozisyonuyla yansıtıyor. Bu yapıt, Kızılay çadırları, sismik dalga ve yerküre simgeleri, kent silueti, kızıl bir gökyüzüyle duyguları canlı tutmayı, renklerle bir dinamizm kazanmayı amaçlıyor. “Yaşamak Herkesin Hakkı” adlı yine şiddet olgusunun sıcak renklerle yansıtıldığı bir diğer kompozisyonunda ise sanatçının Irak Savaşı’nın başladığı dönemde atılan bombalarla yaşamlarını yitiren masum vatandaşlardan etkilendiğini görüyoruz. Egemenlik savaşları, iktidar olma mücadeleleri, gücü elinde tutma hırsları gibi kavramların ise sembolik olarak gösterilen sandalyeler ve dünya ile girdikleri ilişkiyle yansıtıldığı görülmekte. Makbule Sümer düş/gerçeğin dönüşümü; zaman/an; yol/ulaşmak; müzik/haz; ağaç/yaşam; duvar/engel/sınırlama; basamak/yükselmek/düşmek ve diğerleri gibi vazgeçemediği simge/kavram ilişkileriyle sanat yolculuğunu sürdürüyor.